Evin Arkasının İkindisi
Yalan yok, günün her dilimini severim. Her dilimin kendi halinde sesi, sessizliği, insanların el ayak çekmesi, sokaklara taşması hepsinde farklıdır. Gün doğumunu ayrı severim; ufuktan beliren , dağlara, göllere yansıyan güneşi bizlere sunduğu ve sabah kızıllığını gösterdiği için. Batımını ayrı. Üzerime aldığım, uğurlamaya layık bir şal ile sadece izlerim gidişini ve gidişiyle birlikte gelen o dingin sessizliği. Öyle ki tüm bunların arasında bir ikindi vakti var ki ayrı bir lezzeti, tadı var. İkindi dediğin zaman sarı, kahve gölgelerin yeşil ile bir hare oluşturması, eski Osmanlı mahallelerinde, köy evlerinin kapı önlerindeki o taşlara vuran ılık bir "ben buradayım dünya" vaveylasıdır. Pencereden içeri sızmaya çalışan, perde ile savaşa giren ama kimsenin kazanamadığı bir er meydanında duvarda küçük bir kırmızılık bırakan o canım vakit.
İşte tam da yukarıda anlatmaya çalıştığım bu sıfatlarla, İstanbul evlerinde de doğanın renklerini, seslerini bulmaya çalıştığımız o anlarda bizim evin arkasına denk gelişim dün gibi. Hep vardı belki orada ama yaklaşık 2 yıl önce bunu daha iyi duyumsadım. Yazların ikindi vakitlerinde kızartılan patlıcanlar ve yoğurtlamaları, arka bahçelerin yaz köşesi konuşmaları, çay kaşığı dokunuşları, ufukta beliren kızıllık, derinlerden gelen çocuk sesleri, çocuk seslerine karışan ileride bir yer de ab-ı hayat varmış gibi hissettiren ve suyun dinginliğini yüzümüze dokunduran bir serinlik, karşıdaki teyzenin tahta kuş yuvası ve en önemlisi yeşilin en yeşili, üzümüyle bizi şenlendiren asma.
Tüm bunlarla kendinizi o anda tüm yaşanılırlığıyla bulabilirsiniz ya da yaşadığınız tüm ikindileri bu duyumsamayla hissedebilirsiniz. Antakya, Nemrut, Giresun, Ankara, Mardin ve daha niceleri içerisinde yaşadığınız tüm ikindileri ve güzel vakitleri bir olgu içerisinde cebinizde tutun. Gün gelir de bir gün cebinize uzandığınızda bir bereket huzmesi ile karşılaşacaksınız.
Yorumlar
Yorum Gönder