Ağıtlar
insan ömründe ne kadar ağlar. çaresizliğe ağlar, sevmeye ağlar, başkasının sevdasına ağlar (güzellikleri anlamında, her hüzünlerinde onlarla beraber ağlama hissi gibi), ramazanlara ağlar, bir de rabbinin kendisini bu zamanlara eriştirmiş olmasına dua edip ağlar, ailedeki mutluluk hüznüne, aksi olan hüznün demine ağlar ve en çok da hayata ve zamana ağlar.dünyanın bir yerinde haksız yere ağlayan, derisi solmuş, soyulmuş, yara almış çocukları gördükçe, gözü yaşlı anneleri, çaresiz babaları, annesine son kez bakan kız çocuklarını görünce ağlar. elindeki son yemeği yere dökülen erkek çocuğunun gözyaşlarına ve bunu yaşatan dünyaya ağlar.
sen de ağladın. hem de çok. kimisi mutluluktandı ve belki de en güzel zamanlardan. ama ömründe üzüldüğünden ağladığın daha çok oldu. sulu göz değildin ama boğazına gelen o yumrunun, gözlerine yaş olarak hücum etmesine engel olamazdın. hala da olamıyorsun ayrı ayrı iki damla döken gözlerine.
...
ama hayat sana şunu gösterdi ; ağlamak, yaşadığının ve hissettiğinin en güzel kanıtı olarak orada canlı kanlı duruyor. gözler doğruları görmeye çalışırken, onları o iki damla ile daha da berrak kılsın diye belki de canhıraş bu hücum.
son zamanda yine denk geldiğim, ucunda kıyısından içinde olmadığım bir sahneye ağlamam da bundandır. erhan idiz'in "deprem sonrası ağıt..." ile not düştüğü o ağıt. çoğu hikayeyi anlatan o fotoğraf ile. on iki şubat iki bin yirmi üç tarihli anlatısında.

Yorumlar
Yorum Gönder